Blog Yazılarım

Yakarış

Yayın Yılı: 2026
Sonrasında ne yapsan fayda etmez. Eskiler testi kırılmadan demişler. O yüzden bir eylem gerçekleştirmeden evvel düşünmeli insan. Sonuçlarını öngörebilmeli. "Ben ne yaptım ki?" diye sormak aklamaz ki seni. Bozulmuştur yapı, üzgündür insanlar. Sen ki kırılgan olmayan bir toplum veya aile yapısından gelmiş olabileceğin ayrıntısını aklından çıkarmamalısın. Herkesin senin olduğun gibi olduğunu varsaymak çok tehlikeli bir yola sürükler ilişkilerini. Herkes birbirinden ayrı bir yapıya sahip benzersiz bir kişilik, kabul et bunu....

Üç Varmış İki Yokmuş

Yayın Yılı: 2025
“Yapmayacaktı bunu” dedi. “Çok erken oldu bu hem de çok”. Hem üzgün hem de kızgındı sanki. “İnsanın motivasyonunu kaybedince savaşmaya dermanı kalmıyor” dedim yuvarlak kelimelerle ortamı yumuşatmaya meyilli halimle. “Ne motivasyonu kaybolması Oğuz” dedi. “Ecoş var 23 yaşında”. “Tamam sen eşini kaybettin ama kızın var değil mi?”. “Daha torun görecektin, onları gezdirecektin”. “Ya bırak allasen motivasyonmuş”. “O olanlara değil gidenlere, kayıplarına odaklandı”. Felsefenin en temel söylemine iniverebilmişti Kaya abi en kızgın halinde bile. “İnsan kendi çağırır mı hastalığı? O çağırdı”. “Bile isteye yaptı bunu”. Dinmeyen öfkesi ile konuşuyor arada tütününden bir nefes çekiyor sonra tekrar bir şeyler söyleniyordu. Çok okuyan, çok bakan ve çok gören biriydi Kaya abi. Uzun yıllar hal’de fiziki gücünü kullanarak çalışmış evlatlarının meslek sahibi olması için uğraş vermişti. Uğraşları başarı ile sonuçlanmış 3 oğlu da mesleklerini eline almıştı. Çalışırken arta kalan vakitlerinde durmaksızın kitap okumuştu. Eleştiren söylemleri, keskin kenarlı cümleleri, ilk tanıdığınızda sizi şüpheye düşürse de sohbetin ilerlemesi ile konuşmadaki derinliği size sandığınızın çok daha derinlerde bir yerlerde olduğunun farkına vardırıyordu. Kızması da belki bundandı. Erol abi onun kardeşi gibiydi. Eşi, Ecem’e doğumun-dan 7 yaşına kadar bakmıştı. Bir nevi aile olmuşlardı. Ecoş onun torunu gibiydi. Erol abi çok değerliydi onun için. Sohbet edebildiğiydi. “Bırakıp gitmek nedir yahu” diyordu, sin-diremediği kabullenemediği de buydu zannımca. Kayıplarıyla birlikte kayboluyordu in-sanlar. Hep biraz eksiliyorduk, lakin sıfırı tüketmek bir deyimden ibaret değil miydi? İyi insanların kayıpları onlardan daha fazla alıp gidiyordu sanki. Kişiye veya objeye verdiğimiz değerin büyüklüğü bizden giderken aldıkları ile ilişkilendirilebilir miydi ki? Bunun bir matematiği var mıydı acaba? Pekala da ilişkilendirilebilirdi. İlişkilendirilmeliydi zaten. Bizi en çok üzen en yakınımızdakiler değil miydi? Çocukken en değer verdiğimiz oyuncağımızın kırıldığı anlardı en çok ağladığımız anlar. Üzüldüğümüz andaki o kasvetli ruh halinden çıkmamız üzüntümüzün büyüklüğüne bağlı olarak belirleniyordu. Ve üzüntümüzün büyüklüğü de verilen değerle paraleldi. Hayatın içinde bunlar da var gibi bir teselli cümlesi o acıyı yaşamayan için kolayca sarf edilebiliyordu lakin bunu içselleştirmek, kabul etmek ve onsuz yaşamaya alışmak da bir süreçti başlı başına.
Değerli insandı Erol abi. Naifti. Ben ona abi derken o bana Oğuz Bey derdi. Saygıda kusur olmasından korkarak “Abi siz nasılsınız?” derdim. Tatlı, ölçülü bir mesafe vardı aramızda. Kitapları çok seven hayatı okuma ile geçmiş muhalif yapılıydı. Çok fazla yakınırdı hükümetten, ülkeyi yönetenleri her daim eleştirirdi. Hayatı eleştirirdi aslında. 20 sene evvel çocuğumuza bakıcı ararken eşinin tavsiyesi ile kızları Ecem’e bakan Sultan Ablayı önermeleri ile tanışıklığımız başlamıştı. Sonra sonra sohbetlerimizde fark ettik ki ikimiz de aynı lisenin farklı dönemlerinde aynı sıraları paylaşmıştık. Aynı öğretmenlerden eğitim almıştık. Sevimli çekirdek bir aileydi. Gülçin Abla ve Erol abinin dünya tatlısı Ecem’leri vardı. Zaman içerisinde ikisi de emekli olmuş kızlarının eğitim süreci ve hayat mücadelesi içinde yoğruluyorlardı.
İstanbul’un yoğun ve yorucu atmosferine yıllarca maruz kalan her insan gibi bir Ege kasabası hayali vardı onlarda da. Hele kız liseyi bir bitirsin derken ani bir kararla lise döneminde Ayvalık’a taşındılar. İlk zamanlarında zor gelen radikal değişiklikler zamanla yerini iyi ki yapmışızlara döndü. Artık sosyal medyada yüzü gülen fotoğraflarını daha sık görür olmuştum. Ta ki Gülçin ablanın uzun yıllardır eklem ve kaslarında süregelen hastalığının çok hızlı bir seyre geçmesi ve çok hızlı bir sona gidişine kadar. Neyin nasıl olduğunu anlayamadan Gülçin ablayı toprağa verdik. Erol abi cenazede yoktu sanki. Sanki sadece ruhu oradaydı. Hiç konuşmuyor sadece ezbere bir – iki cümleyi ardı ardına sıralıyordu. Sanki Gülçin abla hiç ölmemiş gibiydi. Gülmüyordu –zaten genelde çok gülmezdi– ama eşinin yokluğuna üzüldüğüne ait emareleri yüzünden okuyamıyordum. Ecem cenazeye geldiğimiz için teşekkür ederken sanki o da algılayamamıştı olanları. Ölüm merasimine çok iyi çalışmış iki oyuncu gibiydiler. O kadar ani gitmişti ki Gülçin abla, şoku atlatacak ne zamanları ne de yalnızlıkları olmuş gibiydi. Sanki hiç ağlamaya fırsatları olamamıştı. İçleri yanıyor ama dışa aksetmiyordu belli ki. Öyle olmalı diye düşündüm. Erol abi “Ayvalık’a döneceğim” dedi. “Ne yapayım burada, Ecem de teyzesinde kalır bir süre sonra okumak için Hollanda’ya gidecek zaten”.
Ayvalık’a gitti. 1-2 sene geçmişti bayramda seyranda aramalarımın dışında yüz yüze görüşme şansımız olamadı. Evini değiştirmeye çalışıyordu. Yüzünde, sesinde hep bir bezginlik sıkkınlık hakimdi. O mutlu olamama kıyafetini üstüne o kadar güzel giymişti ki hiçbir yerinden pot durmuyordu. Bu kıyafeti bedene bu kadar kusursuz diken terzi, giderken bizi acıtanların neler ve kimler olduğunu çok iyi biliyordu. Yoksa bunu başka bir açıklaması olamazdı. İzmir dönüşü aradım uğrayayım bir çay içelim dedim. Çok sevindi. Oturduk bir börekçiye çay içeriz hasbihal ederiz diye. Konuşmanın büyük bir bölümü sağlığı ile alakalı geçirdiği rahatsızlıkları anlatarak geçti. Yeni yaptırmaya çalıştığı evinde müteahhit ile çeliştiği noktalar canını sıkmıştı. Naifti işte Erol abi birisine öfkesini de naif bir şekilde göstermeye çalışıyordu ama zaman o zaman değildi ki. Zaman, sesi yüksek çıkanın haklı olduğunun düşünüldüğü zamandı. Oysa Erol abinin sesi normalde de kısıktı ve git gide daha da kısılmıştı. Gülçin abla gittikten sonra sesi de kaybolmuştu Erol Abinin. Ayrıldım yanından sonra da kısa hal hatır soran telefon görüşmelerimiz olmuştu. Hayat bağlarının zamanla azaldığı, her telefon görüşmemizde dilime gelmese de bey-nimde yer ediniyordu. “Acaba Hollanda’ya mı gitsen abi” dedim. Öyle ya, işi gereği çok gitmişliği vardı zaten, dillerini de pekala biliyordu. “Öyle mi yapsam” dedi. “Artık ne yapa-cağım burada” dediğinde yalnızlığın eğer yönetilmez ve ondan haz almayı bilemezseniz, bir insana neler yapabileceğini, onun “artık” kelimesinin derinliklerindeki tını, damarlarımın en ücra noktasına kadar bana hissettirdi. Anlaşılan o ki Erol abi ruhunu, Gülçin ablayı defnettiğimiz gün teslim etmişti. Mezarlıktayken kendisi yok ruhu var gibi hissetmiştim ama meğer o mezarlığa o gün biz iki kişi defnetmişiz. Kaya abi de bütün bunları biliyor ve bu yüzden ona öfkeleniyordu. Vaz geçmesine kızıyordu. Oysa ne motive bir insandı Erol Abi ne güzel anlaşırlardı. Kaya dede derdi ona nüktedan bir şekilde. Bir seferinde ikisini Tüyap kitap fuarına götürdüm çocuk gibiydi yüzlerindeki ifade. Rus ya-zarların kitaplarını satan stanttaki çocuğa yayınevinin Rus yazarların kitaplarını İngilizceden çevirdiği için başarılı olmadığını anlatıyorlardı. Yazık çocuk bu gerçekle yeni karşılaşmanın verdiği durumla ne diyeceğini bilemiyordu. Kaya Abi önce Rusça’dan İngilizce’ye sonra da İngilizce’den Türkçe çevrilmiş Rus Edebiyatından ne olur diyordu, küçümseyen bir ifade ile. Erol abi hangi çevirmenin bu işi kotarabildiğini ve onun da hangi yayınevi ile çalıştığını ayak üstü anlatıyordu. Tutkulu oldukları konuda ne güzelde sesleri çıkıyor, gürleşiyordu. Ama anlaşılıyordu ki tutku tek başına kişiyi hayata bağlamaya onun yaşam sevincini yeşertmeye yeterli değildi. İnsanın tutkusu yaşamak olmalı. Kişi içten yanmalı değilse hayata onu bağlayan kişi veya şeyler azaldıkça zayıflıyordu onun da bağları. Ve tutunacak dalım kalmadı diyen şarkıcının kendi içinde haklılığı tartışma konusu olmaktan çıkıyordu. Erol Abi, kızının varlığını nasıl göz ardı ederek eşinin yokluğuna saplanmıştı ki kendini günden güne eriten bu yokluğu hayatın doğal bir kaybı gibi hayat raflarına yerleştirememişti? Evladının varlığı nasıl önüne geçememişti kayıplarının? İnsan hayatında önemli olarak konumlandırdığı kişileri benliğinde bir önem sırasına mı sokar acaba. Erol Abi kolon kanseri olmuş ve çok da uzun olmayan bir hastalık sürecinden sonra vefat etmişti. Plasebo hoşnut etmek anlamına geliyormuş Latince’de. Hani şu tıpta çokça duyduğumuz plasebo etkisi hayatın psikoloji tarafını nasıl yönetirsek ne olacağının temel deneylerinden birisi. Bize iyi gelen şeylerin ne olduğunu biliyor olmamız gerektiğine inanıyorum. Zor zamanlarda kafamızın karıştığı, naçar kaldığımız doğrudur. Ama “Bunların hepsi geçecek” cümlesi de kendi içinde doğru. Güzel bir haberin ardından mutlu olma duygusu ve kutlama varsa acı haber ardında da üzüntülü olma duygusu ve yas olması doğal karşılanmalı. Hayatın döngüsü içerisinde muhakkak ki kayıplarımız olacak bu kayıplara bizi acıtan olaylara göğüs germe konusunda kendi başımıza savaşıyor oluşumuz mertlik gibi anlatılıyorsa, bırakın bunları lütfen, itibar etmeyin. İnsan bir şeyin çözümünün olduğunu bilmiyorsa onu sorun olarak düşün(e)mediği veya gör(e)mediği içindir. Yaralarımı kendim sararım edebiyatının çok da işlevsel olmadığını düşünüyorum bu yüzyılda. Biz geçmişte yaralarımızı kendimizin sardığını sanıyorduk. Eskiden çok fazla sohbet, muhabbet, mahalle kültürü, dertleri paylaşma varken evet bunlar geçerli olabilir ve ruh halimize fayda da sağlayabilir. Ama şimdi bu çağda hele ki yan dairede oturanların ne zaman taşındığı farkındalığının kaybolduğu bu zamanda eğer bu acıları yönetmek için destek almazsak bu güzelim dünyadan umduğumuzdan çok daha erken göç edebiliriz. Ölümü kader kisvesi altında irdelemeden önce tevekkülü iyi anlamak gerekiyor.

Taksici

Yayın Yılı: 2023
45 yıldır taksiciyim abi dedi. Kabına sığmayan bir hali vardı. 38 numara ayakkabı kutusuna delikler açmış içerisinde ufak sarı renkli sokak kedisi olduğu belli olan yavru bir kedi vardı. Kediye dikkatli baktığımı görünce 1.5 aylık erkek dedi. Annesi istemedi bende aldım büyütmeye çalışıyorum dedi. Sabahın 6’sında sahile dolaştırmaya çıkarmış kediyi. Ama daha çok kendini dolaştırmaya çıkarmış gibiydi. Bıraktım artık taksiciliği dedi.
-Ne yapıyorsun şimdi
-Ekonomistim ama alaylısından
Vay arkadaş alaylı ekonomist.
-Nasıl oluyor alaylı ekonomist
Abi dedi. Yıllardır o kadar çok çeşit insan bindi ki taksime onlarla sohbet ede ede borsaya girdim. Analiz yapmayı öğrendim. Sonra oynamaya başladım, baktım kazanıyorum, tahminlerim tutuyor, millete bilgi vermeye onları da oynatmaya başladım. Hele bir arkadaşıma bir hisse aldırmam var ki bak dinle neler oldu neler.
Durmuyordu. Ben sabahın erken saatinde kafamı dinleyebilmek biraz olsun dinginlik yaşamak isterken anlatıyordu.
Arkadaşıma dedim ki; şu firma halka arz ediliyor. Neyin var neyin yok gir inanılmaz kar edeceksin, “iyi de ben ne borsa bilirim ne de nasıl yapılacağını” dedi bana “yahu” dedim “sen şu bankanın şu şubesine git parayı yatır sonrada oradaki arkadaşa telefonu ver. Ben halledeceğim gerisini”
Abi diyor o kadar çok o bankayla işler yapıyorum bütün şube çalışanları beni tanıyor. Arada açıklama yapmasa konuları kaçıracağımın farkında. Ben de mezgit vuran oltayı tasmalama derdindeyim o sıra. Ya anlamadım ki niye sabahın altısında sonradan ekonomist olmuş 45 yıllık taksiciyle arkadaşına yatırmış olduğu yatırımın hikayesindeyiz biz. Neden adama hayır diyemiyorum. “Yahu mübarek ben buraya balık tutmaya ve kafamı dinlemeye geldim. Senin konunla alakam yok ve dinlemek istemiyorum” neden diyemiyorum. Hep bu diyemediklerimin esiri olarak mı yaşayacağım? Benim bana ayırdığım zaman diliminden çalmasına neden izin veriyorum. Oysa ben bu zamanı herkesten bağımsız kendime ayırmıştım ama o zamanı koruyamıyordum. O anlatıyordu ben dinliyordum. Mezgiti zamanında tasmalayamadığım için olta takılıyordu, takımı kopartıyordum. Duruma sinir olup taksiciye tepki veremezken “Eeee arkadaşın gidebildi mi bankaya?” diye bir de konuyu devam etmesine imkan sağlayacak bütün zeminin de hazırlamaktan geri durmuyordum.
Gitmez mi abi gitmiş oradan beni aradı.
-Bak sana gişedeki arkadaşı veriyorum.
-Ha kardeşim ha benim ben taksici Muharrem. Şimdi sen o para ile şu firmanın hisselerinden alım için emir ver. Gerisi bende. Hadi eyvallah kolay gelsin.
Abi ben emri verdirttim. Arkadaşada dedim ki şimdi bekleme zamanı. Abi kağıt çıktımı 20 katına arkadaş kendisinin bile inanamayacağı bir para kazandı.
Hay anasını benim livarın delikleri büyükmüş. Arada attığım çapari ile tuttuğum kıraçaların hepsi livardan firar etmiş. Ben şimdi mezgite yem diye mezgit mi takacağım?
-Hadi be! Eee o kadar parayı kazanınca ne yaptı? (Ben niye soru sorup duruyorum bu adama. Allahını seviyorsan Sadık bi sus artık. Ya lütfen sadece balığını tut. İlgilenmiyormuş gibi yap. Belki sıkılır dinlemediğini görünce gider belki kendiliğinden.
Aslında ne istediğini tam olarak bilmeyen ben ne istediğimi çözebilmek için bir alternatif daha olsun diye konuşmasına müsade edip sorular soruyordum taksiciye. Aslında susmasını istemiyordum belki de. Konuşsa ne olacaktı ki. Biraz daha anlatsa. Ya da hiç duymadığım bir hikaye anlatsa ne olacaktı. Ne olmasını bekliyordum ki? Bir şeyler değişsin diye bekliyor muydum gerçekten? Bu karmaşık düşüncelerin içerisinde çinekop takımı ile mezgit tutmaya çalışıyordum. Mekan, zaman, olta, yem, takım ve taksici. Doğru olan ne vardı. Sabah saat 6 İstanbul uyanmaya çalışıyor.
-Abi arkadaş parayı kazanınca ne yaptı biliyor musun? İlk önce karıyı boşadı sonra sırra kadem bastı. O günden sonra ben de bir daha görmedim. Ulan insan bize de bir şey verir. Nankör bu insanlar abi ver elleri yok. dedi.
Bir sigara yaktı. Sararmış dişleri ortaya çıkacak şekilde tebessümden öte bir halde yavru kediyi yere bıraktı. Bunlar da biraz salak oluyor abi ne yiyeceğini bilemiyor dedi. A-ha bak çekirdek kabuğunu yemeğe çalışıyor. Valla aptal bu ya. Kim bilir ne zaman öğrenecek. Ama yavru be abi insanın yüreği el vermiyor ki. Şimdi şuncacık yavruyu sokağa salsam hali nice olur kim bilir.
Evi kentsel dönüşüme verildiği için 5 ay kirada kalacakmış.
Madem 5 ay kirada kalacağım ben de geldim sahile yakın bir yerden ev kiraladım. Sabahları sahilde yürüyüş yapıyorum. Abi bana internet dışında bir şey lazım değil. Ben New York borsasını da takip ediyorum. Sesi sertleşmeye başlamış öfke yükleniyordu anlamsız bir şekilde.
-New York borsasında ne işin var. ”La havle. Yahu neden sorup duruyorum? Delireceğim.”
-Abi bizim bir Türk markası var. Orada halka arz oldu. Çok düşük kağıdın durumu ama benim tahminlerime göre 60 usd’lere çıkacak. Onların paralarını alıp ülkeye getireceğim. Bak istersen komisyonu karşılığı sana da destek olabilirim.
-Yok kardeş ben borsa oynamam.
-Yahu kesin kazanç diyorum abi. En fazla 6 ay. Sen kardeşini dinle.
Sabahın altısı, mezgit kesti, istavrit gelmez oldu. Ortalık kalabalıklaşmaya başladı. Offf ortamın da tadı kalmadı.
-Ben borsa oynama konusunda çok net bir karara sahibim dedim. “Hayret. Ben dedim net bir karara sahibim dedim. Nihayet ne karara sahip olduğum bir şeyler varmış benimde. Cümle bana mutluluk verdi. Ne kadar özlemişim kararlı olmayı. Benliğim kim bilir ne kadar muhtaç bazı konularda kararlı olmaya ve o kararları uygulamaya.
-Sen bilirsin abi ben söyleyeyim de. Ama sen yine de yaz benim telefonu.
Sabahın köründe adam satış yapıyor valla takdir etmek lazım.
-Nerede oturuyorsun?
-Şerifali
dedim ama birazdan demez olaydım diyeceğimi bilemeden dedim.
-Bak abi çok acaip bir hikayem var Şerifali ile ilgili. Vaktin varsa anlatayım. Bak kafanı şişiriyorum ama hakikatten acaip.
-Abi sene 90’ların başı. Birisinden alacağım var. O zamanın parası 60-70 milyon. Şimdiki parayla bin yani. Kafamda da arsa almak var. Bir gün taksiye her halinden varlıklı olduğu belli olan olan bir adam bindi. Başladık sohbete. Baktım ki paradan anlıyor. Ona akıl danıştım. O da bana eğer bekleyebilecek gücün varsa Şerifali’den arsa al dedi. Şimdi Şerifali’yi biliyorum ama orada neredeyse kimse yaşamıyor “ne zaman adam olacak oraları da ben ne zaman kar edeceğim” dedim kendi kendime. Neyse abi ben parayı aldım arkadaştan. Hanım’a gittim adamla olan konuşmaları anlattım. Ben dedim oralara bakacağım. 1-2 ay sonra tesadüf bu ya bir adam aldım taksiye. Normalde taksiyi bıracakken birisini almam ama kısmet işte. Nereye gidiyorsun dedim Dudullu dedi. Müşteriyi aldım Ümraniye’nin oradan gidiyorum Çakmak köprüsünü geçtim buradan sağa sap dedi. Dedim Dudullu düz gider. Yok dedi ben Tavukçu yolundan ileri Şerifali’de oturuyorum. Benim surat düştü ama bir taraftan da kısmettir belki diyorum. Aklıma geliverdi. Abi dedim ben de sizin oralardan arsa almak istiyorum bana oradan yer bulabilir misin? Meğer adam orada oturmaktan dertliymiş. Başladı anlatmaya; “Abicim ne işin var orada, bizim peder de 5 dönüm yer almış ben de inek, tavuk yetiştiriyorum. İşte Üsküdar’daki işletmelere yumurta süt satıyorum. Kış oldumu yolu olmaz. Akşam kurt iner evin oraya. Ne işin var orada dedi.” Yahu dedim kaç para dan gidiyor dönümü dedim. 6 milyon civarı dedi. Yani 10 dönüm yer alacak para var bende. Ama içime birt kurt düşmedi desem yalan olur. Neyse abi, adamı bıraktım döndüm eve geldim, hanıma anlattım durumu. Dedim “hanım ben bu işten vaz geçtim”. Üzerine biraz para koyup Koşuyolu’nda şimdi oturduğumuz evi aldım abi. Yıllar geçti üstünden. Hani hatırlarsan 2007 de morgıç (Mortgage) krizi zamanı taksiye birini aldım. Nereye dedim Şerifali dedi. Telefonla konuşurken adamın emlakçı olduğunu öğrendim. Abi dedim bana Şerifali’den 1 dönüm arazi bulabilir misin? Dönüm mü dedi. Gevrek gevrek bir gülmesi vardı ki valla asabımı bozdu ama napacan müşteri işte. Yahu dedi oradaki araziler m2 üzerinden gidiyor, kim kaybetmiş dönümü de sen bulacan. Sonra m2 fiyatını söyleyince benim almadığım 10 dönümü düşündüm. Matematiğim iyidir abi benim. Bir çarptım sonra sıfırlarda sorun yaşadım biraz. Abi ben neyi kaçırdığımı anlayınca yutkundum. Kapıya iliştirdiğim suyumdan biraz aldım. Tekrar yutkundum.
Abi seni sıkmıyorum de mi? Ya zaten burada yalnız başına sıkılmışsındır. Bak ben muhabetti çok severim sen yaz benim telefonu buralara gelince ara hemen gelirim. Hem insan anlatmalı abi anlatmazsa içinde kalır o da hasta eder insanı.
Ne kadar çok dinlenmeye ihtiyacımız var aslında. Hepimiz hep anlatmak istiyoruz. Hep konuşmak. O kadar çok biriktirdiklerimiz var ki. Dinleyecek kimse bulamıyoruz. Bulduğumuzda da döküyoruz içimizi. Hele bu dinleyen geçmişimizden gelen biri değilse artık tüm özgürlük bizde oluyor. Aslında yargılanmaktan korktuğumuz için geçmişimizi bizi bilene anlatamıyoruz belki de. Bizi koşulsuz dinleyecek birilerine ihtiyacımız hiç eksilmiyor. Taksici kafamı şişirdiğini düşünüyor ama önüne geçemiyor dilinin, beyninin. Konudan konuya atlarken ki aceleci tavrı bana eskiden İstanbul’da suların akmadığı dönemlerde mahallelerde ortak çeşmelerden su doldurmaya gittiğimizde evde su dolduracağımız irili ufaklı ne varsa onlarla sabahın köründe çeşmeye gitmemizi hatırlattı. Suyu almak için sergilediğimiz o aceleci haller aslında ne kadar acele etsek de zamanın hızını değiştirmediğini anlayamadığımız anlardı. Taksici az zamana çok konu sığdırmaya çalışıyordu. Onu bu saatte evden dışarı atan kedi değildi bence. Kedi bahanesiydi. O yüzden kucağından hiç bırakmak istmiyordu. O yüzden büyük bir sevgi ile yavruya bakıyor onun evden anlamlı çıkış sebebi olması elini rahatlatıyordu belki de.
“Çiçek Abbas” filminin çekildiği mahalledenim abi dedi. Daldığım yerden geri çıkıvermiştim. Alibeyköylüyüz abi Karadolap mahallesinden. Doğma büyüme buralıyım bilirim yani İstanbul’u. Neler yaşadım abi bir bilsen. Anlatsam roman olur. 45 yıl abi taksicilikte 45 yılım geçti benim. Ne maceralar ne hayatlar geçti.
Artık soru sormayı bırakmıştım. Oltaları sudan çıkarmaya başlamıştım. İyi bir dinleyici değildim ama iyi bir anlatıcı da olmadığım için onun eksiğini tamamlamıştım.
Bir sigara daha yaktı. Hayat geçiyo be abi. Ben şu Amerikalıların parasını bi alayım bak sen dedi.
Kediyi kutusuna koydu “Hadi rast gelsin” dedi ve gitti.
Neyi rast gelecek suda olta mı kaldı sanki.
Üsküdar Ağustos 2023